Home � Bilim | Din

Evrim artıkları (Körelmiş yapılar)

   

   Evrim süreci halen devam eden insanlık, ilk ortaya çıktığından bu yana birçok özellik kazandı ve kaybetti. Bir de günümüzde 'körelmiş' olanlar var. Sıradan bir gözlemci uçamayan kuşlarda kanadın, kör balıklarda gözlerin ve kendi kendine üreyebilen bitkilerde cinsel organın ne işe yaradığına herhangi bir anlam veremeyebilir. Şu anda varlıkları ve işlevleri anlamsız gibi gözükse degünümüzde işlevi olmayan birçok organ, verdikleri ipuçlarıyla canlıların evrimini anlamada insanlığın yolunu aydınlatıyor.


    İşlevini tamamen veya önemli ölçüde yitirmiş, ama halen canlıların vücutlarında bulunan organlar ilk olarak Charles Darwin’in ilgisini çekmişti. Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında ‘körelmiş organları’ evrimi destekleyen kanıtlardan biri olarak göstermiş ve filogenetik ağacı şekillendirirken bu organlardan çokça faydanlanmıştı.


    İnsanlık da doğadaki tüm canlılar gibi evrim geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Peki, vücudumuzdaki bu kalıntılar nelerdir ve kendi türümüzün evrimini anlamada bize nasıl yardımcı olabilir? Bu yazıda bu körelmiş yapılardan hem kendi vücudumuzdakilere, hem de bazı hayvanlarda bulunanlara değinmek istiyorum. Ama ondan önce, körelmiş organ derken ne kastettiğimizi doğru anlayalım. "Körelmiş” kelimesi, bir organın işe yaramadığı anlamına gelmez. Kalıntı (körelti), “kaybolan veya yok olan bir yapıdan geriye kalan iz veya gözle görülür işaret” anlamına gelir. Biyolojiden örnek vermek gerekirse; yılanların bacak kemikleri, kör kaya balıklarının göz kalıntıları (Yamamoto and Jeffery 2000), atların fazladan ayak parmağı kemikleri, uçmayan kuşların ve böceklerin kanat çıkıntıları ve yarasaların azı dişleri bu tanıma uyar. Çok daha karmaşık ve bambaşka bir işlev görmek üzere evrilen bu yapılar eğer hala işlev görüyorsa bile, bu, çok önemsiz ve küçük bir işlevdir. Çoğu körelmiş organın hiçbir işlevi olmamakla birlikte, bir yapının körelmiş organ sınıfına girmesi için tamamen “işlevsiz” olması da şart değildir. Aynı yapıya sahip olan diğer canlılarda gördüğü, ve bir zamanlar henüz körelmemişken kendisinin de görmüş olduğu işlevi yerine getirmiyor olması yeterlidir. 

 

   Yaratılışçıların tasarlandığını iddia ettiği bu organların, diğer hayvanlardaki benzer yapılarla aynı işlevleri görmedikleri açıktır. Örneğin bir yılan, bacak kemiklerini koşmak için kullanmaz. Körelmiş organlar, evrimin kanıtıdır. Çünkü canlılar evrim sürecinde yeni özellikler kazanırken, bu evrimsel değişikliklerin zaten mükemmel olmasını beklemeyiz. Yaratılışçılar, körelmiş organları açıklayamaz. Eğer akıllı tasarım, evrim karşıtı yaratılışçıların iddia ettiği gibi alternatif bir "teoriyse", mevcut gözlemleri ve evrim teorisinin açıkladığı noktaları aynı bilimsel başarıyla veya daha iyi açıklayabilmelidir. Bu yazıda bazı körelmiş organlara değineceğim, ama konuya aşina olmayanların önce aşağıdaki iki videoyu izlemesini öneriyorum.


 

 


 

  • Yılan, yunus ve balinaların kalça kemikleri


   Boa yılanı, piton yılanı ve kör yılanların tümü vücutlarına gömülmüş, tamamen işe yaramaz birer bel kemiği artığına sahiptir. Aynı zamanda balinalar da. Niçin bir yaratıcı böyle yaratıkların vücuduna o yaratıklar için tamamen işe yaramaz olan ve tamamen bel kemiğinin evrimsel bir kalıntısı gibi görünen böyle kemikler koymuştur? Ayrıca piton ve boalarda pençe artığı birer kısım da bulunmaktadır.

 

Resim: Bir Piton yılanının körelmiş arka bacakları.

 

 

 

Resim: Japonya'da bulunan bir şişeburunlu yunusu görüyorsunuz. Körelmesi gerekirken embriyonik aşamada bacak tomurcuklarının yok olmaması nedeniyle, bu hayvan arka bacaklarıyla doğmuştur. -Görüntüler Taiji Whaling Müzesi arşivinden alınmıştır.

 

 

 

 

* Ayrıca bkz Meksika köstebek kertenkelesi

 

 

  • Tavukların ayakları

      Tavukların ayaklarının alt kısmı tüyle örtülü değildir. Pullarla örtülüdür. Eğer bu tavukların sürüngen atalarından kalma bir kalıntı değilse nedir?

 

 

  • "Plantaris" kası

 

   İnsan bacağının alt kısmında bulunan Plantaris kası, hayvanlar tarafından ayaklarıyla bir şeyi tutmak ve hareket ettirmek için kullanılır. Ayaklarını da en az elleri kadar etkin kullanabilen kuyruksuz maymunlarda da bu böyledir. Tüm ayak parmaklarının bir anda esnemesini sağladığından ayakları kullanarak ağaçlarda daldan dala atlarken faydalıdır. İnsanlarda da bu kas vardır ama artık o kadar az gelişmiş haldedir ki, doktorlar tarafından ameliyatla alınıp vücudun başka bölgelerinde dokuya ihtiyaç olduğunda kullanılmaktadır. Bu kas, ayak parmaklarına kadar bile ulaşmaz, "Achilles tendon"una kadar inip yok olur. Vücut anatomisinde o kadar önemsiz bir yere sahiptir ki artık yeni doğan insanların %9'unda bulunmaz. 

   İnsanlarda bu kasın bulunmasının maymunlarla bir akrabalık haricinde mantıklı bir açıklaması aklınıza geliyor mu?


 

  • Köpek dişleri

   İnsan vücudunun evrim olmadan doğru dürüst açıklanamayacak bir başka özelliği köpek dişleridir. Üst köpek dişlerimizin kökleri diğer dişlere göre çok daha iridir ve ağzımızdaki en uzun köklere sahip dişler bunlardır. Genellikle de bu sebeple ağızda en son kalan diştir köpek dişi. Örneğin maymunlarda bu dişlerin iriliği daha da belirgindir. Fakat bizlerde bile elinizi dişetinizde gezdirdiğinizde bu gereğinden iri kökleri fark edersiniz. Daha ilkel türlerden evrimleşme haricinde bunun daha tutarlı bir açıklaması aklınıza geliyor mu?


 

  • Erkeklerin meme uçları

   Belirgin bir işlevi olmayan bir diğer yapı da erkek vücudunda bulunan meme ucudur. Elbette kadınlarda bulunması hayati öneme sahiptir ancak erkeklerin bu yapıya ihtiyacı yoktur. Hatta erkeklerde çok az miktarda meme dokusu bulunur. Doğal koşullar altında erkekler süt vermeyi tetikleyecek hormonal uyaranlardan yoksundur, fakat bir erkeğe yüksek oranda prolaktin hormonu verilmesi halinde süt üretimi meydana gelir. Prolaktin, kadınlarda hamilelik ve doğum sırasında artan bir hormondur.


   Erkeklerin süt üretimi Charles Darwin’in de ilgisini çekmiş, atalarımızın her iki cinsinin de yavrularını emzirmiş olabileceğini düşünmüştür. Hatta meyve yarasasının Dayak isimli bazı türlerinde erkekler yavrularını emzirir. Tanrının erkeklerde hiçbir işe yaramayan memeler ve bu memelerin altında meme dokusu yaratmasının ne sebebi olabilir? Hele de önce Adem'i yarattığı ve Havva'yı sonradan ona eş olsun diye yarattığı düşünülürse. Bu meme dokusu ergenlikte uygun hormonal sinyali almadığından erkeklerde hiçbir zaman iş gören gerçek memelere dönüşmez. Bunun cinsiyetin yaşam süresi boyunca değişebilir olduğu ilkel atalarımızdan kalma bir evrimsel kalıntı olması mı daha olası bir açıklamadır (nitekim bazı balık ve sürüngen türleri normal ömürleri boyunca birkaç kez cinsiyet değiştirirler), yoksa bir yaratıcının insanları böyle işe yaramaz parçalarla donatmış olması mı? Ayrıca kötü tasarımın bir başka örneği: Niçin testisler vücudun içinden (kadınlarda yumurtalıklara karşılık gelen yerden) aşağıya, normal bölgelerine inmek zorundadırlar (ki nitekim bazen inmeyip sağlık sorununa yol açarlar)?


 

  • Ensenin arkasındaki tüyler


   İnsanların çoğunda vücut tüyleri oldukça seyrektir. Yine de bazılarımızda, özellikle erkeklerde hatırı sayılır miktarda vücut tüyü vardır ki bunların sağladığı ısı korunumu göz ardı edilecek düzeydedir. Yani modern insanlardaki vücut tüylerinin çok da fazla avantajı yoktur. Ancak evrimin ışığında, atalarımızın vücutlarını kaplayan bir tüy dokusuna sahip olduklarını ve bizlerde bulunan tüylerin de atalarımızdan miras kalmış, körelmiş bir yapı olduğunu biliyoruz.

   Tüylerin dikleşmesi (diken diken olması tabiri), kıl folikülünün kökünde bulunan erektör pillis kaslarının kasılması sonucu meydana gelir. Bu durum, körelmiş bir savunma mekanizmasıdır. Nesiller boyu süren evrim sonucunda kullanılmaz hale gelmiştir. Daha büyük görünmeye, dolayısıyla düşmanları korkutmaya yarayan “tüylerin kabartılması”, kedi ve köpek gibi günümüz modern memelilerinde korunmuş olan bir savunma mekanizmasıdır. Kirpilerin dikenlerini yaklaşan bir avcıya doğru çevirmesinin sebebi de aynı savunma mekanizmasıdır. Ancak artık erektör pillis kaslarımızı kontrol edemiyoruz ve vücut tüylerimiz de azalmış durumda, yani bu yapılar atalarımıza her ne avantaj sağlıyor idiyse, artık Homo Sapiens için gereksiz hale gelmiştir.

 


 

  • Rekürrent larinjiyal sinir


   Bir diğer gereksiz gibi görünen yapı da rekürrent larinjiyal sinirdir. Bu sinir, memelilerde yutma yeteneğini düzenler, insanlarda buna ek olarak bir de konuşmayı kontrol eder. Memeli atalarımızda bu sinir, aort arterinin hemen önünden geçerek direk olarak beyinden gırtlak bölgesine giderdi.Ancak evrim sürecinde aort içeri doğru kaymıştır. Bu sinir çok önemli olduğu için  kırılmamış, tam tersine daha da uzayarak geriye ve yukarıya doğru bir dönüş yaparak gırtlak bölgesine ulaşmıştır. Zürafaların rekürrent larinjiyal siniri yaklaşık 4,5 metre uzunluğundadır, yani gerekenden 4,20 metre daha uzundur.

 

 


 

  • Jacobson organı

   Birçok memeli hayvanın çiftleşecek eşini ararken kullandığı bir organ olan ve doğru eşi bulmaya yarayan Jacobson organı, insanlarda işlevini yitirmiş durumda. Fakat bilim adamları, ‘altıncı his’ denilen olgunun bu organdan kaynaklanıp kaynaklamadığını araştırıyor. İşlevsiz gibi görünen bu organın aslında bazı durumlarda çeşitli kimyasallar salgıladığı söyleniyor. 



  • Kuyruk Sokumu Kemiği (Koksiks) ve Embriyonik Kuyruk


   Röntgende veya bir iskelette incelendiğinde kuyruk kalıntısı gibi görünür. 


 

Resim: İnsanda kuyruk kemiği (Coccyx)             

 

   İnsanda kuyruk görülmesi çok nadir bir olay olsa da, kuyruksokumu kemiği koksiks (coccyx) ağaçlarda gezmiş atalarımıza dair çok daha kalıcı bir izdir. Zaman içinde kuyruğa ihtiyacımız kalmamış olsa da, hala bir koksikse ihtiyacımız var. Koksiks de, tıpkı balinalarda bulunan ilkel femur gibi, artık birçok kasa destek olan bir yapı haline gelmiştir. Böylece otururken ve arkaya yaslanırken gerekli olan desteği sağlar, ayrıca anüsün duruş pozisyonunu da destekler. 

 

   Homo sapiens taksonomik olarak kuyruksuz maymun familyasında yer alır ve kuyruksuz maymunların tanımlayıcı özelliklerinden bir tanesi de harici kuyruğa sahip olmamalarıdır. Ancak insan embriyolarının erken gelişim döneminde, kuyruk dokusunun ilk evreleri görülür. 4 haftalık normal bir insan embriyosunda, anüsle bacaklar arasında uzanan 10-12 adet kuyruk omuru gelişir ki bu omurlar, embriyonun toplam uzunluğunun %10'unu oluşturur. 

 

   Embriyonik kuyruk, gelişen omurganın yanı sıra ikincil nöral tüp, notokord, kuyruk kirişi ve mezenşim gibi birçok kompleks dokudan meydana gelir. Gebeliğin 8. haftasında 6.-12. aralıktaki omurlar hücre ölümü sebebiyle kaybolurken, 4. ve 5. kuyruk omurları da küçülmeye başlamıştır. Aynı şekilde beraberinde bulunan kuyruk dokusu da hücre ölümü geçirmektedir. Ama bazen körelen organların programlanmış olan küçülme sürecinde sorunlar çıkabilir; tıpkı yunuslarda nadiren görülen arka bacaklar gibi. Küçülemeyen bacak tomurcukları nedeniyle erişkin yunusta arka bacaklar oluşabilir. İnsan kuyruğunda da buna benzer vakalar gözlenmiş, körelmiş uzantılarla doğan bebekler olmuştur. 1884 ylından beri 23 tane kuyrukla doğan bebek vakası rapor edilmiştir.

 

Resim: Kuyruklu doğan bebek


* İnternette özellikle bilimsel bilgi konusunda ciddi bir bilgi kirliliği var. O yüzden söyleme gereği duyuyorum; burada gördüğünüz tüm resimler/bilgiler hakemli bilimsel dergilerde yayınlanmıştır. Aklınızda soru işaret kalmasın diye birkaç vaka linkini aşağıda sıralıyorum, inceleyebilirsiniz:

(1884'ten beri rapor edilen kuyruklu yenidoğan vaka sayısı 2015 itibariyle 23'tür.)

 

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3284435

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/6373560

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3263034/

 


 

Reim: Çizimlerde sırasıyla kertenkele, kamplumbağa, domuz ve insan embriyolarının gelişim süreçlerindeki yapıları ve embriyonik kuyruğun geçirdiği aşamaları görüyorsunuz.


 

  • İnsan embriyosu

   İnsan embriyosu, gelişme sürecinde, özellikle çok küçükken kuyruğa ve solungaç yarığına sahiptir. Tüm memeli, kuş, reptil, amfibi ve balık embriyoları da öyle. Embriyonun gelişim sürecini herhangi bir biyoloji kitabından kare kare izlerseniz, bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. (Evet, Haeckel benzerlikleri vurgulamak için çizimlerinde değişiklik yapmıştır ve emriyo sürüngen ve maymun aşamalarından geçmez, ama kuyruk ve solungaç yarıklarını Haeckel icat etmedi. Onlar oradadır).

 

 

 

Resim: Kuş - yunus - köpekte bulunan homolog (kökendeş) yapılar


 

Resim: İnsan-köpek-domuz-koyun ve atta bulunan homolog (kökendeş) yapılar


 

  • Apandis

    Apandis, insan vücudunda görülen en belirgin körelmiş organlardan birisidir. Otobur hayvanlarda apandis, bağırsakların büyük bir kısmını meydana getirir ve alınan selülozun çoğu burada bakteriler tarafından parçalanır. İnsanlar selülozu sindiremez ve apandisimiz oldukça küçülmüş halde olup işlevsiz görünmektedir. “Körelmiş”  kelimesi, “işlevsiz” demek değildir. Apandis, sindirim sistemine ait dokulardan biridir; memelilerin kör bağırsağının sonu ile kökendeştir (homolog). Sindirim sisteminin bir organı olarak işlevini yapmadığı için o sistemin körelmiş bir parçasıdır. Başka bir işlevi olması bunu değiştirmez. Apandis, bir zamanlar atalarımızın otobur olduklarını kavramamızı sağlayan önemli ve somut kanıtlardan birisidir. Bugün artık beslenme alışkanlıklarımız belirgin bir şekilde değiştiği için, apandis artık faydalı değil, yukarıda anlatılan hastalık riskleri nedeniyle zaman zaman zararlı da diyebileceğimiz bir hale gelmiştir. 

 

   Ancak evrim karşıtları Apandisin lenf dokusu içermesi nedeniyle vücudun bağışıklık sistemine önemli katkısı olduğunu ileri sürmektedir. Antikorlar bütün lenf dokularında üretilir fakat apandisin kazanılmış bağışıklıkta hayati öneme sahip olduğunu söylemek yanlış bir yönlendirmedir. Antikor üretimi, vücutta bir Antijen ortaya çıktığı zaman lenf dokusunda tutulan T ve B lenfositlerin etkisiyle gerçekleşir. Lenfositler doğumdan hemen önce fetal kök hücrelerinden yapılır ve kişinin hayatı boyunca da çoğalmaya devam eder. Lenfositler lenf dokuları tarafından zaten tutulduğu için, lenfatik sistemin geri kalanına kıyasla apandisteki lenf dokusunda tutulan miktar çok azdır.

 

   American Journal of Epidemiology (Amerikan Epidemiyoloji Dergisi)’ne göre, sadece Amerika’da yılda yaklaşık 250.000 apendektomi (apandisin cerrahi olarak alınması) yapılmaktadır. Tedavi edilmediği takdirde peritonite, karın içi abselere veya ciddi enfeksiyonları takip eden yırtılmalara sebep olarak acılı bir ölüme yol açan Apandisit hastalığını tedavi etmenin tek yolu ameliyattır. Hatta Apandisite yakalanmanın riskleri o kadar fazla ve sonuçları da o kadar ağırdır ki, cerrahlar artık sağlıklı bir apandis de olsa, tesadüfen karın boşluğunda gerçekleştirilen bir cerrahi işlem sırasında bile bu organı rutin olarak almaktadır.  "İnsan apandisi işlevsiz olabilir. Yokluğu, birey için herhangi bir tehlike yaratmaz (ameliyatla alınması sırasında oluşabilecek sıkıntılar hariç). Varlığında ise, %7’lik bir akut apandisit riski yaratır. Bu hastalık, modern cerrahi tekniklerle tedavi edilmediği taktirde birey için genellikle ölümle sonuçlanır." (Hardin 1999). 

 

   Doğal seçilim de zaten tam olarak bu şekilde çalışır, yani kendi doğal evrimimize hastaları tedavi etmek suretiyle müdahale etmemiş olsaydık, Apandisit hastalığına yakalananlar ölecek, böylece genlerini sonraki nesle aktaramayacaktı. Popülasyonda daha küçük apandise sahip olan bireyler ve dolayısıyla onların oluşturduğu küçük apandisli kuşaklar hayatta kalacaktı, ta ki apandis tamamen körelip yok olana kadar. 

 

   Günümüzde apandisin vücuttaki bazı faydalı bakteriler için bir sığınak olduğuna dair çalışmalar yapıldıysa da bu konuda bir yapının hangi şartlarda körelmiş sayılacağı ile ilgili bir bilgi eksikliği vardır. Körelmiş bir yapı bazen orijinal fonksiyonunu yitirdiği halde ikincil bir özellik kazanabilir. Bu onun esas fonksiyonunu yerine getirmediği ve o anlamda işlevsiz olduğu gerçeğini, dolayısıyla körelmiş bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmez.

 

   Bu yapının "körelmiş organ" kategorisinden çıkarılması için şu şartlar gereklidir:

 

1. Eğer insan apandisi bir yeni dünya maymununun veya prosimiyenlerin kör bağırsağı kadar büyük ve gelişmiş olsaydı

2. İnsan apandisi selüloz sindirimine belirgin olarak katkıda bulunsaydı ve selüloz sindiren bakteriler içerseydi

3. Filogenetik veya sistematik yöntemlerle, selüloz sindiren kör bağırsağın apeksi ile apandisin, ince bağırsaktan köken alan homolog yapılar olmadıklarını gösterebilseydik

4. İnsanın varsayılan ortak atalarından hiçbirisinde büyük ve selüloz sindiren bir kör bağırsak olmadığı filogenetik yöntemlerle kanıtlanabilseydi


 

  • İşe yaramayan genler

   Bu genler 1994'te keşfedilmistir. Bunlar artık işe yaramayan fakat DNA ile birlikte fazlalık bir yük olarak taşınan gen artıklarıdır. Bunlar Psödogen adını alırlar. Ayrıca zaman içinde değişir, nesilden nesile taşınırlar. Evrimsel soyağacı çıkarmada da çok faydalıdırlar. İki organizmanın en son ortak atası birbirinden ne kadar uzaksa bu iki organizma arasındaki işe psödogenlerin ortaklığı da o ölçüde az olacaktır. Şempanze ile insanın işe yaramaz genleri karşılaştırıldığında farklılık çok azdır. Bir kemirgeninkiyle karşılaştırıldığında daha fazla, bir tahıl ile karşılaştırıldığında ise çok daha fazladır.


 

  • Olfaktör reseptör genleri ve koku alma duyumuz

   İnsan burnu da geçmiş atasal formlara kanıttır. Önceden protein yapımından sorumlu olan Olfaktör reseptör (OR) genleri (Koku almaya yarayan reseptör genleri), artık koku alma işlevini yitirmiştir. Varsayılan atalarımız da diğer memeliler gibi bizden daha güçlü bir koku alma duyusuna sahipti. İnsanlarda 100’den fazla OR geni vardır, bunların yaklaşık %70’i  işlevsizdir veya psödogendir. Fare, ipek maymunu ve tilki gibi diğer memeliler, bizde bulunan bu genlerle hemen hemen aynılarına sahiptir ama onlardaki genlerin hepsi işlev görmektedir. Bu duruma bariz bir örnek de kara memelilerinden evrilmiş olan yunuslardır. Yunusların artık koku duyusuna ihtiyaçları yoktur ancak yine hiçbiri işlev görmeyen, yani psödogen olan pek çok OR genine sahiptir.


 

  • C vitamini sentezi

   İnsan bünyesi C vitaminine ihtiyaç duyar. Eğer düzenli bir biçimde bu vitamini almazsak iskorbit hastalığına yakalanır ve zaman içinde ölürüz. İnsan bünyesinde C vitamini üretmek için gerekli gen yukarıda bahsettiğimiz işe yaramaz genlerden biridir, pasif durumdadır. Halbuki örneğin köpeklerin bünyelerinde bu aynı gen iş görür ve köpekler kendi C vitaminlerini kendileri yaparlar. Dışarıdan almaya ihtiyaç duymazlar. Acaba Tanrı neden köpekleri daha fazla sevmiştir bu konuda? Eski yüzyıllarda uzun deniz yolculuklarına çıkan gemiciler bu hastalıktan ölürken gemideki köpeklerin başına bir şey gelmemiştir. Eğer bu olay evrimsel süreçteki kör rastlantı sonucu değil, bilinçli bir tasarım ürünü olarak oluştuysa, belli ki Tanrı gemi yolculuğuna çıkacağını bildiği kullarını değil, gemideki köpekleri kollamayı tercih etmiştir.

 

  • İnsülin

   Günümüzde şeker hastalarının kullandığı tüm insülin genetik mühendisliği yoluyla genlerinde değişiklik yapılmış E. coli bakterisi (ki bu bakterinin normalde yaşadığı yer insan kalın bağırsağıdır) yoluyla üretilir. Gerçek insan genleri rekombinant teknikleri kullanılarak bakterinin DNA'sı içine katılmıştır. Böylece bu bakteriler bildiğimiz insan insülini üretirler. Öyle gözüküyor ki bizi insan yapan biyokimyasal yapıyla mikropları mikrop yapan biyokimyasal yapı aynıdır ve görüldüğü gibi birbiriyle kolayca değiştirilebilmektedir. Bu biyokimyasal bir ortaklıktan başka ne anlama geliyor olabilir sizce?

 

  • Göz

   Göz denen organ söz konusu olduğunda yaratılışçılar önce tipik söylemleri olan göz gibi bir organın basitten karmaşığa gelişemeyeceği, yarım bir gözün hiçbir işe yaramadığını falan söylerler. Fakat Darwin'in bile o zamanlar gözlediği göz gelişiminin çeşitli aşamalarındaki canlılar bunu çürütmekte ve tam tersi evrim lehine delil üretmektedir. Birkaç tane ışığa duyarlı hücreden, fincan şeklinde fakat merceksiz reseptörlere, oradan insan gözünden çok daha keskin kartalların gözüne kadar çeşit çeşit gelişmişlik düzeyinde göz bulunmaktadır doğada. Yarım gözle veya 1/100'luk gözle yaşayan pek çok canlı bulunmaktadır, günümüzde bile.


   Ayrıca insan gözü, bir mühendislik hatasıdır. Gözün retinası, ışığın emiliminden sorumlu olan milyonlarca fotoreseptör hücre içerir ve bu uyaranlar optik sinir aracılığıyla tercüme edilmek üzere beyne gönderilir. Ancak ikinci kraniyal sinirin retinaya bağlandığı bölge olan Optik Disk’te ışığa duyarlı hücre bulunmaz. Bu nedenle de her gözün görme alanında “fizyolojik kör nokta” dediğimiz bir kesinti meydana gelir. Beyin, görüntüdeki eksik detayları, diğer gözden elde ettiği bilgileri kullanarak telafi eder. Ama tek göz kapatılırsa, bu kör nokta basit bir test ile belirgin hale gelir.Bütün omurgalılarda bu kör nokta vardır. Ancak ahtapot gibi kafadanbacaklıların gözleri omurgalıların gözlerine çok benzediği halde, onların gözünde bu yapısal kusur bulunmaz. Kafadanbacaklıların kör noktası olmamasının sebebi, gözlerin kökenlerinin farklı olmasıdır. Kafadanbacaklıların gözleri, fotoreseptörlerin kafa ile birlikte çukurlaşması şeklinde oluşmaya başlamıştır. Omurgalılarda ise beynin eklentileri olarak oluşmaya başlamıştır. Yani kafadanbacaklıların optik siniri, retinanın içinden geçmek yerine arkasından bağlanabildi, dolayısıyla omurgalılarda bulunan kör nokta hiç oluşmamıştır. (Mutlak bir yaratıcı böyle bir hata yapar mıydı? Hele de daha önce yarattığı canlılarda bu hatayı yapmamışken?)

 

 

  • Yirmi yaş dişleri (3. azı dişleri)

   Atalarımızın bize mirası olan yirmi yaş dişleri de zamanla faydalıyken zararlı hale gelmiş yapılardan biridir. Bu azı dişleri, atalarımızda bitkisel besinleri çiğnemeye ve ezmeye yarıyordu. Günümüzde yetişkin bireylerin %90’ında yirmi yaş dişleri oluştuğu halde, bu dişler genellikle dişetinden tam olarak süremez (çıkamaz) ve insanların üçte birinde ya gömülü kalır ya da kusurlu şekillenir. Bu işe yaramayan yapılar gömülü kalıp enfekte olmaları halinde tedavi edilmezlerse; şiddetli ağrıya, ciddi yaralanma riskine, hastalıklara (çene enfeksiyonları ve kanserleri gibi) ve hatta ölüme yol açar. Çoğu kişinin çene kemiği, yirmi yaş dişlerinin tam olarak çıkmasına izin vermeyecek kadar küçüktür. Öyleyse, ya bu dişler evrimsel bir kalıntıdır, ya da yüce yaratıcı tuhaf bir iş yapmış ve ağzımıza bu hiçbir işe yaramayan ve sadece dert kaynağı olan fazlalık dişleri koymuştur. (Daha detaylı bilgi için, Bilim ve Gelecek dergisinin Ağustos 2012 sayısındaki yazımı okuyabilirsiniz. Özet bilgi için tıklayın.

 


  • Ani irkilmeler

   Her insanın zaman zaman yaşadığı ani irkilmelerin veya uykudan irkilerek uyanmaların sebebi nedir? Evrimin güzelliği böyle ilgisiz görünen konuları bile açıklayabilmesidir. Örneğin evrim biyolojisine göre bu tür irkilmeler ağaç dallarında uyuduğumuz zamanlardan kalma evrimsel bir tepkidir. Denge hissinde olan en ufak bir değişiklik veya çevredeki bir ani hareket, bizde bu ani irkilmelere sebep olmakta ve eğer uyuyorsak uyandırmaktadır. Peki yaratılışçılığın bu irkilmeler için açıklaması nedir? Daha doğrusu "Tanrının işine akıl sır ermez" sözünden başka bir açıklamaları var mıdır?

 

 

  •  Köpeklerin fazlalık parmağı

   Köpeklerin ayağının arka üst kısmındaki o küçük uzantı nedir? Hiç bir işe yaramadığına göre bu parçanın varlığının sebebi nedir? Tanrının gereksiz yere böyle bir uzantıyı yaratması mı daha mantıklı bir açıklamadır, yoksa bu uzvun artık işe yaramadığı için evrim sürecinde yok olmakta olan beşinci bir parmak olması mı? Nitekim, kurtların, kedilerin ve kaplanların da aynı uzvu vardır.

 

  • Parmaklarımız

   Mesele şu ki, 5 tanedir. Bu da bizi memeliler sınıfına sokar. Tüm memelilerin kol veya kol yerine geçen uzuvlarında 5 parmak veya parmak kalıntıları bulunmaktadır. Tipik 5 parmak yapısına tam uymayan canlılarda fosil kayıtlarına bakarak bu sayıdaki azalmayı gözleyebiliyoruz. (Örneğin atlarda). Fakat prensip aynı. Memelilerin 5 parmağı vardır. Bunu gerektiren doğru dürüst bir sebep olmadığı durumlarda bile. Örneğin neden balinaların yüzgeçlerinin altına gömülmüş 5 kemik uzantısı bulunur? Neden yarasaların açıkça beş uzantıyla ayrılmış kanatları bulunur? Bunların dizayn benzerliği olması mı daha iyi bir açıklamadır, yoksa tüm memelilerin ortak bir atadan gelmesi mi? Bazı memeliler bu 5 parmağın tümünü hala kullanır, bazıları birkaçından kurtulmuştur, bazıları ise hala işe yaramayanları taşımaktadır. (Örneğin yunuslar).

 

  • Fosiller

   Fosiller yaratılışçıların her zaman başını ağrıtmıştır. Her şeyden önce, soyu tükenmiş türlerin mükemmel bir yaratım ürünü olan bir evrende işi yoktur. Ayrıca bir diğer sorun da, fosillerin çok fazla çeşit ve sayıda olmalarıdır. Fosiller özel tarihleme yöntemleriyle tarihlenir ve müzelerde özel şartlar altında korunur. Görmek isteyen herkesin kullanımına açıktır. Fosil kaydındaki boşluktan dem vuranlar, eski boşlukların nasıl doldurulduğunu unutmuş gibidir. Fosil kayıtarında elbet boşluklar vardır, elbette her geçen gün yeni fosiller ortaya çıkarılmaktadır; ama elimizdekiler bile evrimsel geçmişimizin kapsamlı bir tarihçesini çizmeye yeter de artar. Bu konuda çok daha ayrıntılı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz (tıklayın.)

  

  • Geçiş Fosilleri : Aşağıdaki videoya ek olarak, bu konuyla ilgili geniş bir açıklama şurada mevcut.

 


 


    Yaratılışçıların bilgisiz olanları basitce "Ara form yoktur" deyip çıkarlar işin içinden, ki "ara form" tabiri bile bilim dünyasında geçerli bir terim değildir aslında. Konuyla ilgili daha fazla okumuş ve muazzam sayıdaki fosil bulgusunun bir kaçından haberdar olan biraz daha fazla bilgi sahibi yaratılışçılar ise, kademeli geçişi gösteren örneklerde bile sadece bir noktada çizgi çekip, "taraf insan, şu taraf maymun" der çıkar işin içinden. Eğer başka bir fosil daha bulunur ve tam bu iki bölgenin arasına denk gelirse, bunu sadece alt ya da üst gruptan birine dahil etmekle yetinirler. Gelişimin aşamaları ne kadar açıkça görünüyor olursa olsun, geçiş görmemekte direnir ve ara form -geçiş türü- eksiğinden yakınmaya devam ederler. A ile C arasında geçiş formu olmadığını söylerler. Bir süre sonra B bulunduğunda, bu sefer, A ile B ve B ile C arasında ara geçiş formu olmadığını söylemeye başlarlar. Ne kadar örnek getirirseniz getirin bu onları tatmin etmeye yetmez, çünkü geçiş formu olmadığını baştan kabul etmişlerdir. Ama biz yine de bilimin diliyle konuşmaya ve cevaplamaya devam edelim. TIK-->>

 

   Çakal benzeri bir yaratığın balinaya dönüştüğü fikrini reddederler, ki evrim teorisi zaten modern canlıların birbirine dönüştüğünü iddia etmez, etmeyecektir de. "İnsan maymundan gelmiştir" cümlesi de aynı bilgisizliğin ürünüdür. Fakat hemen ardından bilim insanları Ambulocetus, Pakicetus, Prozeuglodon vb örnekleri önlerine koyar. TIK-->>


   "Kertenkeleler kanat geliştirip kuş tüyü çıkaramaz" derler, ardından Archaeopteryx bulunur. Tabi bunun sahte olduğunu iddia ederler. Ama hemen ardından Protoavis, Sinornis, Hesperornis ve Ichthyornis gelir. TIK-->>


   Kara canlılarının deniz canlılarından aşamalı bir şekilde evrimleştiğini söyleriz; "Ara formlar nerede?" diye sorarlar. Biz de geçiş türlerini tek tek anlatırız. Ama nafile; karşılarına Eusthenopteron, Panderichtys ve Acanthostega getirildiğinde bunu da inkar ederler. TIK-->>


   İnsan ile maymun arasında ara form yoktur derler, ardından Lucy (Australopithecus afarensisörnek verilir; fakat bunu beğenmez, başka örnekler isterler. Makul bir istek. Bunun üzerine saymaya başlarız; A. ramidus, A. africanus, Homo Habilis, Homo erectus vs diye. TIK-->>   Bu sefer de, "İnsan maymundan gelmiş olamaz; evrim devam ediyorsa bugünkü maymunlar neden insan olmuyor?" diye sorarlar.TIK-->>

 

 

 

İnsan Gen haritası:


İçimizdeki Balık 1. Bölüm (Your Inner Fish) paylaşan: felisagnosticus

   Kaynaklar:


  1. 29+ Evidences for Macroevolution

  2. Index to Creationist Claims

  3. Hardin, D. M. Jr., 1999. Acute appendicitis: review and update. American Family Physician 60(7): 2027-2034.

  4. Yamamoto, Y. and W. R. Jeffery., 2000. Central role for the lens in cave fish eye degeneration. Science 289: 631-633.

  5. Theobald, Douglas, 2003. The vestigiality of the human vermiform appendix A modern reappraisal.


 

 


Comments (10) -

çağatay
Turkey çağatay said:

muhteşem bir yazı olmuş; emeğinize sağlık

Ali
Turkey Ali said:

Bahar bu bilgileri bu kadar derli toplu sekilde veriyor olman takdir edilesi bir durum. Bunlarin pek cogunu farkli yerlerde raslanti eseri okumustum, ancak bu kadar toplu ve guzel anlatim sen de gordum.

n3
Turkey n3 said:

Gerçeği arayanlar için her ne kadar faydalı bir döküman olsa da maalesef dindarlar için hiçbir fayda sağlamayacaktır. Mantıkları "Allah bizi test ediyor, Allah'ın işine akıl ermez" vb. kısır döngülerle işlemez hale gelmiş bu insanların karşısına Allah bizzat çıkıp "ben yokum" dese "Allahım bizi test ediyosun sen varsın" derler.

Admin
Turkey Admin said:

Teşekkür ederim. Ama bunlar benim "tezlerim" değil, bunlar bilimsel gerçekler. Bilmediklerimiz hakkında elbette şüpheci yaklaşmak gerekiyor ama bilimin bize açıkça gösterdiği şeyler için de artık "yorum" veya "tez" demek herşeye bir sis perdesi arkasından bakmak demektir. Evrende hiçbirşey rastlantısal değildir cümlesi tamamen felsefi bir bakış açısı olup hiçbir bilimselliği yoktur. Anlamadığımız konular gereksiz veya anlamsız değildir, evet bu doğru, ama anladıklarımıza aynı şekilde yaklaşmak yobazlık ve insan aklına saygısızlıktır.
Saygılar..

Yarasa
Turkey Yarasa said:

Gerçekten çok güzel bir makaleydi hazırlayanlara teşekkürler bize düşen bunu cahillikten ölmekte olan ülkemizde yaymak bi nevi uyandırmak yavaş yavaş....

creationist
Turkey creationist said:

n3 yorumuna hayran kaldım. allah bizzat 'yokum' dese.. böyle bir cümle kurabildiğin için insanüstü zeka ödülü alman lazım. olmayan şey nasıl çıkıp da 'ben yokum' diyebilecek? bu zekayla fazla yaşamazsın sen. ayrıca makaleyi hazırlayan arkadaşa da bir kaç şey söylemek isterim. evrimi savunuyor olabilirsin bunu yadırgamadım fakat neden hep bir rekabet duygusuyla bunu yapıyorsun? yaratılışçılar bu konuda şöyle diyor, şu konuda böyle diyor.. madem siz yaratılışçılığı bilimsel olarak görmüyorsunuz, o zaman bu çaba niye? ayrıca yaratılışçılara itham ettiğin söylemlerin çoğu -belki de hepsi- gerçeği yansıtmıyor. dinazorlar ve nuh tufanı örneğin. bu konuda duyduğunu iddia ettiğin söylemi ilk kez senden duyuyorum. yaratılış tasarımında bulduğun -ya da bulduğunu sandığın- kusurlar senin daha iyisini yapabileceğin iddiasını taşır. bilim böyledir. bir teoriyi yanlışlamak için ondan daha doğru bir teori ortaya koyman gerekir. bu öne sürdüğün kusurları bilim adamları 'elbet vardır bir nedeni' diyerek rafa kaldırmaz.(yaratılışçı da olsa) bunların nedenlerini sorgular. göz örneğin. gözdeki kör noktanın gözün çift olmasıyla aşıldığını söyledin. bunu kusur olarak nitelendirdin. peki yaratılışı çürüttüğünü söylediğiniz evrimle bunu nasıl açıklıyorsun? beyni, gözü kopyalamaya iten ne olmuş? bu kör noktayı beyin algılayıp mı buna yönelmiş? organını kopyalamak kolaysa iki kol daha çıkar kendine?

Annyeong
Turkey Annyeong said:

Şimdi düşünün bir kere, ortalama bir sistem yapmak bile insanoğlunun bu zekasıyla ne kadar zor değil mi? hiç insanın tüm vucudunu, sinir sistemini gerçekten gördünüz mü? görmediyseniz önce şu body worlds sergisine gidin be arkadaşalar. açıkcası bir mühendis olaraka hatta işinde iyi bir mühendis olarak ben böyle bir sistemin bırakın kendi kendine oluşasını, insanın şu anki zekasıyla bile olacağına inanmıyorum. kendinizi küçük deliller aramaya o kadar yönlendirmişsiniz ki büyük parçayı göremiyorsunuz. Kusura bakmayı ama ülkeyi cahillikle itham edenler bir de bu yönden düşünsünler.

Annyeong
Turkey Annyeong said:

Bide basit bir örnek vardır, bir eczanede binbir türlü ilaç ve onların hemen yanında zehirler bulunduğunu düşünün ve bunları mesela bir depremle birbirlerine rastgele karıştığını düşünün. herhangi bir hastalığınız için bu rastgele karışımdan içer misiniz? yoksa sizi iyileştiren bir ilaç içtiğinizde bunu üreten bir eczacı var mı dersiniz?

Admin
Turkey Admin said:

Kişisel fikir ve inançlarınız, arzularınız, bir şeyi anlayamıyor oluşunuz veya hayal gücünüzün darlığı, bilimsel gerçekleri değiştirmiyor. İstediğiniz kadar felsefe yapın, aklınız almasın bazı şeyleri, doğadaki gerçekleri değiştiremezsiniz. Yorum yazan yaratılışçı zihniyet, "yaratılışçılığın" bilimsel olduğunu sanarak zaten daha en baştan argümanlarını geçersiz hale getiriyor. Bilimsel iddialar, bilimsel zeminde cevaplanır. İnançlar da bilimsel olamaz, adı üstünde zaten "inanç"tır. Evrim ise bilimseldir ve sizin bu inançlarınızdan etkilenmez.

Neden rekabet? derseniz, yaratılışçılığın kelime anlamına bakmanızı öneririm önce. Bu makalede ve anlamını doğru kullanan herkesin kullanım şeklinde; YARATILIŞÇI demek, "evrim karşıtı bilim düşmanı insanlar" anlamına gelir. Nickinde kullanmış ama daha anlamını bilmiyor yani creationist nickli arkadaş. Bir kimse hem bilimsel gerçekleri, dolayısıyla evrimi kabul edip, hem de yaraDılışçı olabilir; yani bir yaratıcıya inanabilir. Oysa yaraTılışçılık bambaşka bir kavramdır. Evrimi kabul etmenin, ateist olmakla aynı şey olduğunu sananlara ufak bir hatırlatma olsun bu.

creationist
Turkey creationist said:

sayın admin istirham ediyorum. yaratılışçılık ve yaradılışçılık farklı şeyler değildir. en fazla bir harf kadar fark vardır. bu da türkçenin dilbilgisi kurallarından kaynaklanır. özünde ikisi de aynı anlama çıkar. o da bir yaratıcının varlığıdır. evrimi kabul edip yine bir yaratıcıya inanan insanlar varsa o zaman bunun adı yaradılışçılık mı oluyor? yapmayın lütfen. yine düştüğünüz başka bir yanılgı da yaratılışçılığın bilim ve evrim karşıtı olduğudur. yaratılışçılık demek bilimi reddetmek demek değildir. günümüzde bilimle uğraşan ve bir yaratıcının varlığına inanan bir çok bilim insanı vardır. bütün bu bilim insanları evrimi kabul etmek zorunda mı? kabul edince yaradılışçı etmeyince yaratılışçı mı oluyor? bu kafanızdan kavram oluşturma ve insanları etiketleme çabası da neyin nesi böyle? evrim yaratılışın -ya da yaradılışın- yerini alacaksa bunu sadece körelmiş organları örnek vererek yapamaz. önce de örnek verdiğim gibi gözün neden çift olduğunun ya da canlılarda eşeyli üremenin nasıl başladığının mantıklı bir açıklamasını yapmak zorundadır. bunlar en temel canlı özellikleri. fakat teoride olduğu gibi soruma cevap vermediniz, bunun yerine kavram oluşturma çabasına girdiniz. dediğim gibi bir teoriyi yanlışlamak için ondan daha iyi bir teori ortaya koymak gerekir. yaratılış bilimsel bir teori olmasa bile evrimin açıkladıkları, açıklayamdıklarından çok daha fazladır. bu nedenle evrim şu anda -belki de hiç- yaratılışın yerini alamaz(araştırma yapılmasın demiyorum bakın) aslında açıklasa bile ilk canlının ya da ilk varlığın nereden ortaya çıktığı sorusu yine 'bilimsel' olarak kocaman bir muamma kalacaktır. iyi günler.

Add comment




  Country flag
biuquote
  • Comment
  • Preview
Loading