Home � Bilim | Din

Kadınlar Neden Dindarlığa Daha Yatkındır

 

   Bilimin son yüzyıllardaki muazzam gelişimiyle ortaya çıkan ve evrene bakış açımızın sınırlarını genişleten içinde bulunduğumuz Bilim Çağı’na rağmen insanlar hala dinlere ve genel anlamda doğaüstü inançlara yönelik aşılması zor bir bağlılık gösteriyor. Ancak istatistiksel olarak baktığımızda kadınlar bu tür dogmalara erkeklere nazaran çok daha yatkın. Üstelik en başta İslam dini olmak üzere birçok din, kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapageldiği halde bu böyle. Üç büyük tek tanrılı dinde de kadın itaatkar ve teslimiyetçi olmalı, hiçbir şeye sesini çıkarmamalı, hatta mümkünse konuşmamalı, "erkeğine" koşulsuz hizmet etmelidir. Dolayısıyla kadınlar için, inançları yüzünden en çok baskılanan ve hor görülen cinsiyet tanımlamasını yapabiliriz. Buna rağmen dinsel inanca sahip olma ibresi her zaman kadınların tarafına eğilmiş durumdadır. Gittikçe dindarlaşan ülkemizde son yıllarda basına yansıyan tecavüz, çocuk gelin, aile içi şiddet vb kadına yönelik şiddet eylemlerindeki artış da bu çelişkinin acı örneklerinden. Söz konusu çelişki, barındırdığı sosyal ve kültürel etkenleriyle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenmiş, incelenmeye de devam etmektedir. Ama konunun biyolojik boyutu da bir o kadar önemlidir ve evrimsel bakış açısıyla kavranmayı gerektirir.

 

   Kuran'dan bir örnek:

Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. (Nisa suresi; 34)

 

   İncil'den bir örnek:

Kadınlar, kutsalların bütün topluluklarında olduğu gibi, toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa'nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. (1 Korintliler; 14/34-35) 



   

 

   Aşağıda, R. Elisabeth Cornwell’in Richard Dawkins Vakfı’nın internet sitesinde de yayınlanmış olan, konuyla ilgili bir yazısını bulacaksınız. Cornwell bu yazısında, kadınların dinsel inançlara ve bunları devam ettirmeye neden daha yatkın olduğunun evrimsel nedenlerini kabaca, işin karmaşık genetiğine girmeden irdeliyor. Cornwell’in çizdiği çerçeve, Richard Dawkins’in Gen Bencildir isimli kitabında vurgulanan dişi-erkek arasındaki üreme süreçlerinin farklılığı üzerinde temelleniyor.

 

   * Colorado Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Dr. Elisabeth Cornwell’in çalışmaları hormonlar, feromonlar ve cinsel seçilim üzerine yaptığı araştırmaları kapsar. Animal Behaviour (Hayvan Davranışı) dergisinde yayınlanan makalesi, insanlarda eş seçimine ilişkin çeşitli veriler içermektedir. Yakın zamanlı çalışmalarında ise teistler ile ateistler arasındaki çeşitli psikolojk özelliklerin karşılaştırmasını yapmıştır. Cornwell, din ile bireyin refahı ve pozitif kopyalama arasındaki ilişkiyi inceleyen daha eski çalışmalarda araştırmacıların non-teistleri hesaba katmamış olmasından yakınır. Cornwell söz konusu eksikliği gidererek konuya dair daha tutarlı bir veri tabanı oluşturmak adına şu çalışmasında test gruplarını oluştururken ateist ve agnostik bireyleri de kullanmıştır.


 

Resim: Dr. Elisabeth Cornwell




   Evrimsel Bir Bakış Açısıyla: Kadınlar Neden Dinlere Daha Yatkındır  (Yayın tarihi: 17.02.2009) 


   Dinler kadınları hem övmüş hem de aşağılamıştır; doğurganlıklarını yüceltmiş, cinselliklerinden ise korkmuştur. Dinler tarih boyunca değişmiş, tükenmiş ve yayılmıştır; etki alanlarına kolayca giren kadınların durumu ise genellikle kötüye gitmiştir. Buna rağmen kadınlar dindar olmaya, dini ibadetlere iştirak etmeye ve dini inançlarını çocuklarına aşılamaya her zaman daha yatkın olmuştur. Kadınlar, dinsel dogmalara teslim olmaya ve kendilerine dinler tarafından yöneltilen aşağılamalara boyun eğmeye neden daha isteklidir? Bu ilginç bir sorudur ve kadınların batıda eşitlik yolunda attığı büyük adımlar düşünüldüğünde de özellikle şaşırtıcıdır. Fakat inanç ve dogmalar, kadınlar tarafından devam ettiriliyor olmasa nesiller boyunca hayatta kalamazdı.

 
   Aradığımız cevapların bulunması kolay olmadığı gibi, bu cevaplar tüm toplumları kapsayıcı nitelikte de olmayacaktır. Psikolojik özellikteki her kavramda olduğu gibi burada da bireysel farklılıkları, kültürü, aileyi, arkadaşları, medyayı ve siyaseti hesaba katmamız gerekir. Fakat en iyi evrimleşmiş psikolojik adaptasyonlarımızı inceleyerek, kadınların dinsel hiyerarşiler yoluyla gelen erkek egemenliğine kendi istekleriyle neden boyun eğdiğinin gizemini çözmeye başlayabiliriz. Böylesi engin ve karmaşık bir konuyu içerdiği tüm detaylarıyla ele almak mümkün değildir, ancak uzun süredir kabul gören varsayımlara meydan okuyan birtakım görüşleri sizlerle paylaşarak konu üzerinde düşünmenizi sağlamayı umuyorum.


 

 


   Cinsel Seçilim: Kadınlarla erkekler neden farklıdır?

 
   Belki fark etmemişsinizdir (veya siyasi düşüncelerinizle çelişiyordur) ama, kadınlarla erkekler birbirinden farklıdır. Fiziksel bağlamda kadınlar erkeklere göre daha küçük, daha zayıf, daha ince yapılıdır ve vücutlarındaki yağların dağılımı farklıdır. Fiziksel olarak ayrıca ikincil nitelikli, yani üreme için gerekli olmayan ama cinsiyetler arasında farklı olan birtakım cinsel özellikler de mevcuttur. Bunlardan bazıları barizdir; örneğin erkeklerin daha kaslı olması veya kadınlardaki meme gelişiminin fazla olması gibi. (Diğer memelilerde meme gelişimi bizdeki gibi aşırı olmamıştır ve emzirme işlemi de her zaman gerekli değildir.) Bazı özellikler ise daha az göze çarpar; örneğin kadınların ortalama bir erkeğe göre daha kalın dudaklara, büyük gözlere ve küçük çenelere sahip olması gibi. Bu özellikler en başta testesteron, östrojen ve projesteron olmak üzere çeşitli hormonlar tarafından düzenlenir.

 
   Fakat hormonlar yüzünden sadece bu görebildiğimiz fiziksel özellikler ortaya çıkmaz. Anne karnındaki gelişim ve çocukluk dönemimiz boyunca beyinlerimiz hormon içinde yüzer, benzer (kimine göre uğursuz) bir artış da ergenlik döneminde ortaya çıkar. Erişkinliğimizde bizi etkilemeye devam eden bu hormonların yaşlılıkta azalmaları da hayatımızı etkiler. 

 
   Erkek ve kadın beyinlerinin farklı oluşunun sebebi hormonlardır. 19. yy’da ve onu takip eden 20. yy’da inanılanın aksine (kadınlar 1920’ye kadar oy bile kullanamıyordu!), iki cinsiyet arasında zeka konusunda bir farklılık olduğuna ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Fakat genel anlamda herhangi bir fark olmadığını iddia etmek sadece bir hüsnükuruntudur. Evrim ne kadın düşmanlığını umursar, ne de feminizmi; ahlaklı veya ahlaksız ya da adil veya adaletsiz gibi kavramları önemsemez:  bunların hiçbirini umursamadan, genleri sonraki nesillere taşıyacak sağkalım makineleri inşa eder.

   Ama bütün bunların, kadınların dini inançlarıyla ne ilgisi var? Oldukça ilgili aslında. Erkeklerle kadınlar arasındaki bazı davranışsal ve fizyolojik farklılıklara baktığımızda, atalarımızın sağkalımı açısından gerekli olan birtakım adaptasyonları görebiliriz. İnsanı insan yapan dev beyinlerimizdir ve beyinlerimizin gelişimi için de evrimin müdahalesi gerekmiştir. Yenidoğanın koca kafasının doğum kanalından geçebilmesi için kadın atalarımızda daha geniş bir pelvis gelişmiştir. Büyük beyinleri mümkün kılmak ve onlara yer açmak için meydana gelen bir diğer değişim de prematüre (erken) bebek doğumu olmuştur. Diğer primatlara kıyasla insan yavrularının doğduklarında o kadar çaresiz olmasının sebebi budur.

 
   Hominid beyinlerinin boyut ve karmaşıklık bakımından gelişmesi, çocukluk döneminin uzamasını, üremenin geç başlamasını ve ortalama yaşam süresinin artmasını da gerektirmiştir. Bebek ve çocukların savunmasızlığı, kadın atalarımızın eş seçimini de etkilemiş olmalıdır; uzun süre hayatta kalıp yanlarında olabilecek erkekler tercih edilir olmuştur. Ayrıca içinde yaşanan grubun desteği de çok daha önemli hale gelmiştir. Yakın akraba olan diğer kadınların hem duygusal hem de pratik destekleri önem kazanmıştır. Grubun erkekleri, dışarıdan gelen erkeklere karşı koruma ve protein kaynağı sağlamıştır. Sonuçta gruba bağımlı olan tek şey kadının sağkalımı değildir; daha önemlisi bebeğin sağkalımıdır. Başka bir deyişle, kadının genlerinin hayatta kalmasıdır.

 
   Bunu akılda tutarak, kadınların sosyal gruplarına uyum sağlamasının neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya başlayabiliriz. Dışlanmak kadının soyunun tükenmesi anlamına gelirdi, çünkü gruplarındaki diğer bireylerle uyum içinde yaşayamayan kadınların daha az soydaşı olurdu (veya hiç olmazdı.) Dolayısıyla grupla uyum içinde yaşama zorunluluğunu şekillendiren evrimsel baskılar, kadınlar üzerinde erkeklerde olduğundan daha etkili olmuştur. Bu durum, uyum açısından erkekler için de güçlü seçilim baskıları olmadığı anlamına gelmez; vardır. Ancak statükoyu bozma riskine giren ve bunu da başaran erkekler, kendi üreme başarıları açısından bir avantaj elde eder. Oysa aynı şeyi deneyen kadınlar için durum böyle değildir.

 

   Devam etmeden önce, kadın/erkek farkı konusunda çok bariz ama bir o kadar da önemli bir unsura değinmem gerekiyor: üreme başarılarının eşit olmaması. Bu, çok basit olarak, erkeklerin kadınlardan çok daha fazla yavru üretme yeteneğine sahip olması anlamına gelir. Ortalama bir erkeğin üreme başarısı, ortalama bir kadınınkine eşittir. Ama en başarılı erkek, en az başarılı erkekten, herhangi bir dişiye göre çok daha başarılıdır. Erkekler harem kurabilir (yani bazı erkekler hiç üreme şansı bulamayabilir.) Oysa kadınlar harem kuramaz, veya kurmalarının bir anlamı olmaz diyelim. Sperm ucuzdur, rahimler ise masraflıdır ve gebelik dönemi de zaman alıcıdır. Kadınların sahip olacağı çocuk sayısı sınırlıdır, oysa erkekler razı gelecek eşler bulmaları halinde binlerce çocuk yapabilirler. Bu bağlamda kadınlarda sınır 0-5 arasındayken, erkeklerinki 0-iki basamaklı sayılar (ve fazlası!) arasında olabilir. Bu basit gerçek, erkeklerin hatrı sayılır sayıda kadınla cinsel ilişki yaşamak için her türlü riski, hatta dışlanmayı ve ölümü bile göze almasını avantajlı hale getirir. Ama kadınlar her şeylerini riske atarak çok az kazanım elde edecektir; sonuçta cinsel partnerlerinin sayısını artırarak daha fazla yavru sahibi olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla kadınlar “işi sağlama almak” ve var olan düzene uyum sağlamak adına çok daha fazla evrimsel baskıya maruz kalmıştır. “Bırak riski erkekler alsın, eğer başarılı olursa cinsel partner olarak o başarılı olanı seç.” 


 

 
Resim: Lipót Herman - Im Harem

 



   Din ve Kültürel Kurallar

 
   Burada amacım, din ile kültür arasındaki ilişkiyi ele almak değil. Ama yazılı tarihin başlangıcından itibaren şehir, eyalet ve imparatorlukların dini liderlerin yardımına başvurduğu ve dini liderlerin de devletin korumasına ihtiyaç duyduğu gerçeğini vurgulamak isterim. Bu durum, bugün var olan tüm dinler için istisnasız geçerlidir. 

 
   Din, insan yapımı bir şeydir. Kısa tarihimiz boyunca ortaya çıkan tanrı ve tanrıçaların hepsi, insana dair en iyi ve (genellikle de) en kötü özellikleri bünyelerinde barındırmıştır. Aşık olmuşlardır; kıskançlık çok yaygındır; intikam, öfke ve hilekarlık baskındır; güç mücadelesi evrenseldir;  aşırı kibir, açgözlülük ve şehvet yüzünden herkesi acıya ve budalalığa boğabilirler. Pembe diziler bunun yanında hiç kalır! Ama beni esas endişelendiren, dinin o zamanki mevcut kültürü yansıtıyor olmasıdır. Günümüzün iyisiyle kötüsüyle en önde gelen dinleri de kadınların erkeklere boyun eğdiği ve genellikle de takas edilen, hor görülen ve kontrol altında tutulan birer mal olarak görüldüğü bir çağdan kalma kadim canavarlardır.

 
   O halde ilk sorumuza dönüyoruz: Günümüzde kadınlar neden hala kadına olan nefreti teşvik eden eski inanç sistemlerinin kurbanı olmaya devam ediyor? Kadınlar, erkeklere kıyasla dindar olmaya neden daha yatkın? Cevap basit: çünkü güvenlidir. Lütfen bunu kadınlara karşı bir önyargı olarak düşünmeyin, öyle değil. Evet, kadın ve erkek birbirinden farklıdır, ama risk almanın işi sağlama almaktan daha iyi bir seçenek olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Ne de olsa kadınların erkeklere kıyasla, olağanüstü aptalca şeyler yaparken ölme ihtimali çok daha azdır (Darwin Ödülleri’ne bir göz atın, neredeyse tamamının sahibi erkektir.) Ama statükoyu zorlama eğiliminin, toplumsal dışlanma ve hatta cezalandırılma korkusu nedeniyle kadınlarda daha ender görülmesi evrimsel açıdan gayet mantıklıdır.

 
   Bazı kadınların gerçekten de muazzam riskler aldığı ve büyük bedeller ödediği gerçeğinin farkındayım. Erkeklerin çoğunun belli bir amaç uğruna her şeylerini feda edeceğini de söylemiyorum. Ama burada genel eğilimleri ele alıyoruz ve erkekler genel anlamda daha fazla risk alır.

 

 

   Din ve Akrabalık

 
   Din bir akrabalık yanılsaması yaratır ve akrabalık da bir kadının üreme başarısı için elzemdir. Bugün bile ailelerinden destek alan bekar anneler (ve babalar), destek alamayan bekar ebeveynlerin karşılaştığı birçok güçlüğü aşabilir. Aile desteği bir yandan duygusal destek yoluyla stresi azaltırken, diğer yandan da pratik faydalar sağlar ve son 100 bin yıl boyunca bir çocuğu üreme yaşına gelene kadar yetiştirmek açısından da kritik bir öneme sahip olmuştur.


   Dinlerin sunduğu acil destek grubu bugün de varlığını sürdürmektedir. Kiliseler, sinagoglar, tapınaklar ve camiler kadınlara hayali akrabalar (sözde bir aile) sunar. Eşli veya eşsiz olarak bir çocuk yetiştirmek zor ve göz korkutucu bir görevdir. Kadınlar, özellikle de ilk kez anne olanlar, başka kadınların tavsiyelerine, teşviklerine ve desteğine ihtiyaç duyar. Şüphesiz dindar bir ailede yetişen kadınlar, başka kadınlarla kurulan bu yakın sosyal ilişkilere çok daha fazla bağımlı olacaktır. Bu karşılıklı bağımlılık, derin psikolojik ihtiyaçlardan beslenir ve onun dışında kalmak da çok temel bir korkuyu tetikler. 


 

 


   Kadınların dinden ve onun sağladığı güvenlikten kurtulabilmesi için, bu desteğin yerine konabilecek bir şey gereklidir. Bu durum, özellikle aile ve arkadaşlar tarafından dışlanma tehlikesi taşıyan küçük ve/veya kapalı topluluklarda daha da belirgindir. Üstelik dünyanın bazı yerlerinde dini inancın terk edilmesi, aile bireyleri tarafından infaz edilecek bir idam cezasına tabidir. Kadınlar, erkeklere kıyasla geleneksel olarak daha güçlü aile bağlarına sahip olmuştur: dolayısıyla bu bağların koparılması daha zor ve psikolojik açıdan daha acı verici olacaktır. 

 
   Kadınlar ile ateizm arasındaki ilişkiye yönelik kayda değer bir çalışma yapılmamıştır; ama din ile ailenin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu daha geleneksel ve dindar çevrelerde yetişen kadınların, inançsızlıklarını dile getirmeleri halinde çok daha fazla dışlanacağı ve kabul görmekte sıkıntı yaşayacağı açıktır. Bazıları büyük kayıplar vermeden bu zorlukların üstesinden gelebilir. Ayaan Hirsi Ali’nin Infidel (Kafir) isimli kitabı, kişinin inancını ve ailesini terk etmesinin ne kadar cesaret ve güç gerektirdiğini ortaya koyar. Psikolog Jill Mytton dinsel beyin yıkamaya karşı sadece kendi mücadelesini anlatmakla kalmaz, dünyanın en kapalı ve gizemli tarikatlarından birisini terk etmeyi başaran başka insanların mücadelesini de belgeler.**

 

   ** Mytton’ın konuyla ilgili açıklamalarını R. Dawkins’in “Root of All Evil” isimli belgeselinde de dinleyebilirsiniz. Cornwell’in bahsettiği ve Mytton’ın sözünü ettiği tarikat, oldukça kapalı bir yapıya sahip, varlıklı ve köktenci Hristiyan cemaatlerinden biri olan Exclusive Brethren tarikatıdır. Tarikattan ayrılan veya atılan kişilerin şeytanla ortaklık içine girdiklerine inanıldığı ve bu nedenle de acımasız eylemlere maruz bırakıldığı, tarikat içerisindeki çocukların ciddi anlamda beyinlerinin yıkandığı ve tarikattan çıkınca gerçek hayata adapte olmakta çok zorlandığı bilinmektedir. Hatta bu tür insanlara yardımcı olmak için kurulan sivil toplum örgütleri ve sosyal yardım platformları mevcuttur.



   İnsanlar büyük bir güç, cesaret ve doğruluk kapasitesine sahiptir. Bazen en değerli saydığımız ve uzun süredir benimsediğimiz bazı fikir ve inançları sorgulamak için ihtiyacımız olan tek şey, ufak bir yardımdır. Sadece kendi inançlarımızı değil, aile ve dostlarımızın inançlarını sorgulamak da ürkütücüdür. Yanılgılar içinde olsak da, bu yanılgılara başkaları da inandığı sürece kendimizi güvende hissederiz. Kadınların, dinlerin köhne yanılgılarından kurtulabilmeleri için onlarla iletişim kurulmalı ve en içten korkularımız ortaya dökülmelidir. Kadınlar dinlerin tiranlığından kurtulabilir ama bu iş cesaret gerektirecektir. Kadınlara seçme ve seçilme, çalışma ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı kazandıran da aynı cesaret olmuştur.


Kaynak

_________________________________________________________________________

 

*** Resimler ve kırmızı yıldızlı açıklamalar orijinal yazıda yoktur, tarafımca eklenmiştir.


 

      Şu yazı ve videolar da ilginizi çekebilir:

 

 

 

 

Add comment




  Country flag
biuquote
  • Comment
  • Preview
Loading